Sırbistan – Belgrad

Sırbistan‘a yolumuz 2 defa düştü. İlki 2015 yılıydı, Gökhan’la başbaşa gitmiştik. İkincisi ise 2019 yılı Mayıs ayında 8 kişilik bir arkadaş grubuyla oldu. Her ikisinde de 4er gün kaldık ve airbnb‘den ev kiraladık.

Belgrad – 2015

Sırbistan vize istememesi ve yaşamın Avrupa’ya göre ucuz olması sebebiyle Türkiye’den çok fazla turist ağırlıyor. Ama ikinci gidişimizde gördük ki, Belgrad eskisi kadar ucuz bir ülke değil. Bunda Türk Lirası’nın değer kaybetmesinin de etkisi var tabii ki; 2015 yılı Mayıs ayında 1 TL yaklaşık 41 Sırp Dinarı iken, 2019 Mayıs’ında bu sayı 17’e geriledi. Bununla birlikte yerli halk da, son 2 yılda fiyatların neredeyse iki katına çıktığını söyledi. 2015 yılında gittiğimizde İstanbul’da akşam yemeği yediğimiz fiyatlara Belgrad’da night clublarda şişe açtırabiliyordunuz. Ama şuan İstanbul ve Belgrad fiyatları hem yeme içmede, hem de eğlencede aynı kıvama gelmiş durumda. Sadece bira fiyatları, özellikle de lokal biralar hem restorantlar, hem de marketlerde uygun fiyatlı. Ama vodka, viski gibi ithal ürünlerin fiyatları Türkiye ile aynı.

Kalemegdan – 2019

Belgrad, eski yerleşim alanının olduğu Old Belgrad ve 90lardaki Bosna Savaşı‘ndan sonra inşa edilen binalarla dolu New Belgrad olarak ikiye ayrılıyor. Bu bölgelerin sınırlarını ise Sava Nehri çiziyor. Nikola Tesla Havalimanı ve iş merkezleri New Belgrad’da yer alıyor. Şehrin görülmeye ve gezilmeye değer yerlerinin tamamı ise Old Belgrad’da. Biz de bu sebeple her iki gidişimizde de Old Belgrad’da kaldık.

Belgrad’ı gezerken Sırbistan’ın bir Balkan ülkesi olduğunu unutmamak, Avrupa şehirleri gibi müzeler ve mimari eserler beklememek gerekir. Belgrad’da geçirilecek bir tatil, genel itibariyle yeme-içme ve gece eğlencesinden oluşuyor, gezilecek çok az tarihi ve turistik yer var.

Nikola Tesla Müzesi

Tarihin en büyük mucitlerinden biri olan Nikola Tesla’ya Sırp halkı son derece sahip çıkıyor. Tesla Müzesi‘nde de kıyafetleri, yazıları ve ilk buluşlarını bulmanız mümkün. Aynı zamanda müzede mini deneyler de yaptırarak eğlenceli vakit geçirmenizi sağlıyorlar. Müzede bir de belgesel gösterimi var, eğer bunu izlemek istemezseniz müzeye toplamda 40-45 dakika ayırmanız yeterli.

Aziz Sava Katedrali


Katedralin orjinal halinin yapımına 1935 yılında başlanmış ama Nazi bombardımanında tamamen yıkıldığı için yeniden yapımı 2019 yılında tamamlanmış. Bu yüzden tarihi bir mimarisi yok ama dini açıdan Ortadokslar için önemli bir mekan. Dış görünüşü heybetli, içerisinin ise tavandaki ikonolar haricinde tamamen mermer oluşuyla oldukça modern bir havası var.


Knez Mihailova Caddesi


Şehrin en lüks caddesi Knez Mihailova. Cadde boyunca farklı butik ve restorantlar var. Hem alışveriş hem de yeme içme için Belgrad’daki ilk tercihiniz bu cadde olmalı. Şehirdeki en güzel avm Rajiceva‘da burada yer alıyor. Eğer IQOS kullanıyorsanız, burada hem cihaz hem de sigara bulabileceğiniz, orjinal satış noktası da var.

Kalemegdan

Kalemegdan – 2015


Şehrin kalesi Tuna ve Sava nehirlerinin birleştiği noktada yer alıyor. 2015 yılındaki Belgrad ziyaretimizde Kalemegdan’a bayılmıştık. Tarihi dokusu, cephanelik ve savaş arabaları çok dikkatimizi çekmişti. Ama 2019 yılında gördük ki, kalenin içine tenis kortları, basket sahaları yapılmış. Halk için faydalı bir alan ama turistik açıdan değerini düşürmüşler. Kalenin tepesinde tüm şehre hakim büyük bir cafe vardı, onun da alanını küçültmüş ve menüsünü kısıtlamışlar.


Taş Meydan

Şehirde yürürken karşınıza çıkan geniş bir meydan. İlk bakışta bir albenisi yok ama meydan çevresinde gezebileceğiniz bir park ve Aziz Mark Klisesi burada yer alıyor. Bu klise 1800lü yıllarda ahşap bir klise aslında, Nazi bombardımanında yıkılınca yeniden yapılıyor ve İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra tekrar faaliyete geçiyor.

Belgrad Hayvanat Bahçesi



Burayı 2015 yılında ziyaret ettik. Kalemegdan’ın hemen yanı başında yer alıyor. Küçük ama sevimli bir hayvanat bahçesi. Eğer San Diago Zoo gibi devleri gezdiyseniz, buraya uğramanıza gerek yok. Ama vakit geçirmek isterseniz 2 saatinizi ayırabilirsiniz.


YEME-İÇME ÖNERİLERİ

Kahvaltı için seçenekleri bol; omlet, pankek, çorba, börek ne arasanız bulabilirsiniz. Bizim en beğendiğimiz kahvaltı mekanı Red Bread oldu. Şehir merkezinde yer alan bu mekan, kahvaltı menüsü açısından oldukça zengin, aynı zamanda taze meyve suları da denemeye değer.

Kuşkusuz Sırpların en meşhur ve en güzel yemeği “cevap“. Bizim Tekirdağ köftesine çok benziyor, gobit ekmeğin içinde soğan ve ekşi krema ile servis ediliyor. Cevap yediğimiz en güzel yer Walter adlı restorant oldu. Knez Mihailova Caddesinden aşağı doğru 10 dakika yürüyerek ulaşabiliyorsunuz.

Opawau

Belgrad’da akşam yemeği için en çok karşınıza çıkan restorantlar steak house lar. Deniz kenarında olmadığı için balık kültürleri yok. Buradaki etler açıkcası bize biraz kuru geldi, Türkiye’deki etlere göre oldukça yağsız. Bu yüzden etinizin yanında sos da sipariş etmeyi unutmayın. Akşam yemeğinde geleneksel Sırp müziğini canlı dinlemek isterseniz Opawau Restorantı, menü konusunda çeşitlilik isterseniz de Dimitrije Steak and Pizza‘yı tavsiye edebilirim.

Opawau – Gulaj

Eğer yumuşak, sinirsiz et yemek isterseniz gulaj tercih edebilirsiniz. Genellikle püre ile servis edilen, salça soslu bir et yemeği.

Sakura – pad thai

Sava Nehri kıyısında sıra sıra lüks restorantlar var. Öğle ve akşam yemekleri için buradakileri de tercih edebilirsiniz. Yalnız tüm restorantlar için bir gün önceden rezervasyon yapmanız şart. Biz farkılılık olması açısından burada bir japon restorantı olan Sakura‘yı tercih ettik. Noodle’ları mükemmeldi, özellikle pad thai yi tavsiye edebilirim. Ama aynı şeyi suşileri için söyleyemiyorum, oldukça gevşek sarılmıştı ve pirinçleri diriydi.

Belgrad’ı yaz aylarında ziyaret ediyorsanız, dondurma yemeden gitmemelisiniz. Dondurması ile meşhur İtalya’dan bile daha iyi dondurmaları. Knez Mihailova Caddesi boyuncaki restorantlarda dondurma tezgahları kuruluyor. Ama en meşhuru caddeye 5 dakika yürüme mesafesindeki Resourcing.

Sırbistan’da yemek yanında genellikle şarap tercih ediliyor. Gittiğimiz restorantların çoğunun kendi üretim şarapları da vardı. Ama ben en çok lokal biralarını seviyorum. Lav ve Jelen markalarını tüm restorant ve cafelerde bulabilirsiniz.


Turistlerin Belgrad’ı tercih etmelerinin en büyük sebeplerinden bir de gece hayatı. Sava nehri boyunca iskelelerde kurulu night clublar var. Bizim 2015 yılındaki tercihimiz Shake’n’Shake‘di. 2019’da ise Freestyler‘ı ve Hype‘ın yazlık versiyonu Leto‘yu denedik. Türkiyedeki bistro fiyatlarına, loca tutabiliyorsunuz. Genellikle house müzik çalıyorlar.


Dipnotlar

  • Belgrad’da, yerli halkın da kabul ettiği ufak çaplı bir taksi terörü var. Yoldan çevirdiğiniz taksiler normalin 5-6, hatta gece 10 katına kadar fiyat çıkarabiliyor. Maalesef itiraz edebileceğiniz bir mercii de yok. Bu yüzden halk, tabelasında Pink Taksi veya Gold Taksi yazanları tercih ediyor. Özellikle Gold yazanların şoförlerinin tamamı İngilizce biliyorlar. Aynı zamanda CAR:GO uygulamasında da, kredi kartı ödemeli taksi çağırabilirsiniz.
  • Restorantlarda paylaşımlı olarak hesap ödeyeceksiniz, bunu sipariş esnasında mutlaka belirtmeniz gerekiyor. Aksi halde adisyonu bölemiyorlar.
  • Nakit harcama için paranızı Sırp Dinarı’na çevirmeniz gerekiyor. Night Club’larda Euro da kabul ediyorlar ama kur farkından dolayı RSD harcamak daha avantajlı oluyor.
  • Şehirde tütün yasağı olmadığı için, özellikle tabela görmediğiniz sürece tüm restorant, cafe ve barların kapalı alanlarında sigara serbest.

Portekiz – Lizbon

Ağustos 2017’deki İspanya gezimizin ardından Portekiz‘e geçmeye karar verdik. Tap Air Portugal havayolları ile Barselona‘dan Lizbon‘a uçtuk. Buradaki tatilimizi biraz daha deniz-güneş- kumsal konseptinde geçirmek istediğimiz için Lizbon merkezinde değil de, Estoril‘de kalmaya karar verdik. Estoril ve Cascais kasabaları, Lizbon’un yazlık beldeleri. İzmir’in Alaçatı ve Urla‘sı gibi düşünebilirsiniz. Hava limanından 30 dakikalık bir taxi yolculuğu ile Estroil’e vardık. Burada okyanusun kıyısında pek çok irili ufaklı otek ve pansiyon seçeneği var. Bizse, benim yine hızlı ama yanlış bir kararımla Hotel Estoril Eden‘de kaldık. Otelde zaman 1990’da durmuş ve öylece kalmış. Kahvaltısı hariç hiçbir şeyini beğenmediğimiz için yine Gökhan’ın diline düştüm. 😦

Portekiz için 4 gün ayırdık. Bunun tamamını Lizbon’da geçirip, Porto‘ya gitmediğimiz için biraz pişman olduk. Lizbon merkezinde her yer birbirine çok yakın olduğu için merkezi 1 günde bitirdik. Diğer günler ise şehir dışındaki yerleri gezdik.


Belém Kulesi

Belém Kulesi

Lizbon’un merkezinde yer alan bu kule şehrin simgesi niteliğinde. Tejo Nehri (Rio Tejo)‘nin kıyısında, fotoğrafları kadar heybetli olmayan, minik bir kule. Güzel olan yanı ise kulenin etrafında pek çok sokak sanatçısının gösterileri oluyor. Biz mesela, klasik müzik yapan bir gruba denk gelince, dakikalarca yanlarından ayrılamadık.

Kulenin önünde her daim turist kuyrukları olsa da kule içinin pek bir espirisi yok. Yalnızca üst kata çıkıp, manzaranın keyfini çıkarabilirsiniz. Ancak tüm Lizbon’da benzer, hatta daha güzel manzalar var. Bu yüzden kuyruk uzunsa, burada saatlerinizi harcamaya gerek yok.

Belém Pastanesi (Pastéis de Belém)

Belém Pastanesi

Belém Kulesi’ne yürüme mesafesinde olan, 1800 lü yıllardan kalma bu pastaneyi ziyaret etmeden olmaz. Pastanenin önündeki kuyruk sabah-akşam hiç bitmiyor. Pastane aslında oldukça küçük, kalabalık da eklenince boş masa bulup, oturmak neredeyse imkansız. En güzeli yerlilerin yaptığı gibi tatlınızı alıp, hemen yanındaki Starbucks’a oturmak. Pastanenin imza tatlısı Belém‘in tarifini gizli tutuyorlar ve nesiller boyu aile üyelerine aktarmışlar. Ama tatlının bende, wow efekti yarattığını da söyleyemem. Yumuşak mifföy hamurundan yapılmış bir çanağın içine muhallebi koyup, fırına vermişler.

Kâşifler Anıtı (Padrão dos Descobrimentos)

Kâşifler Anıtı

Belém Pastanesi’nden çıktığınızda Tejo Nehri’ne doğru yürüyerek Kâşifler Anıtı‘na ulaşabilirsiniz. Anıt, 20.yy sonlarında yapılan, Portekizli 30 önemli kâşifin tasvir edildiği modern bir heykel. Anıtı fotoğraflamanın en doğru yolu ise çok yaklaşmamaktan geçiyor. Figürler yukarıda kaldığı için anıtın dibinden doğru kare yakalamak pek mümkün değil.

25 Nisan Köprüsü (Ponte 25 de Abril)

Kâşifler Anıtı’nı geçtikten sonra Tejo Nehri kenarından yürüyerek 30 dakika da 25 Nisan Köprüsü‘ne ulaşabilirsiniz. Nehir kenarında yürüyüş keyifli oluyor. San Francisco’daki Golden Gate‘den esinlenerek yapılmış köprüye çıkmanın, bir numarası yok. Güzel olan, köprüyü uzaktan fotoğraflamak.

Alfama Bölgesi

Alfama sokakları


Şehrin en eski mahallelerinden olan Alfama‘ya, şehir merkezinden toplu taşıma ya da “tuk tuk” dedikleri treeporterlardan kiralayarak ulaşabilirsiniz. Burada eski evlerle dolu dar sokaklarda gezebilir, butik restorantlardan birinde enfes deniz mahsullerinin tadını çıkarabilirsiniz.




Barrio Alto

Tramvay ya da tuk tuk ile ulaşım sağlayabileceğiniz bu bölge Alfama’ya çok yakın. Biz bu bölgeyi gündüz saatlerinde ziyaret edebildik ve barların çoğu kapalıydı. Bölgenin esas keyfi akşam saatlerinde barlar açılınca çıkıyor. Farklı konseptlere sahip barlarda genellikle şehrin gençleri ve öğrenciler takılıyor. Bize ise, fado müziği çalan restorantları tavsiye ettiler, ancak akşam saatlerine kadar kalamadığımız için gidemedik.

Rua Augusta

Rua Augusta



Rua Augusta caddesi, Alfama’da Tejo nehrine doğru çıkarken yürüme mesafesinde yer alıyor. Cadde restorantlar ve çeşit çeşit dükkanlarla dolu. (Portekiz alışveriş açısından da, diğer Avrupa ülkelerine göre uygun. :))



Sintra Kasabası

Pena Sarayı yolu

Lizbon’da en sevdiğimiz gezi alanı kuşkusuz Sintra oldu. Lizbon merkeze 30-35 km uzaklıkta olduğu için genellikle turistler, trenle gitmeyi tercih ediyorlar. Bizim kaldığımız Estoril bölgesine ise 10km uzaklıkta olduğu için biz uber kullandık. Bu kasabaya sabah erkenden gidip tüm günü burada geçirmenizi öneririm.

Pena Sarayı – Yemek Odası

Yemyeşil bir tepeye kurulu Pena Sarayı Lizbon’da en çok ilgimizi çeken tarihi mekan oldu. Sarayın her odası kraliyet ailesi tarafından kullanılan eşyalarla dolu. Özellikle yemek odasında kurulu olan sofra kraliyet ihtişamını yansıtıyor. Saray tepede yer aldığından buraya servisle ya da yürüyerek çıkabiliyorsunuz. Biz parkın da tadını çıkarmak için yürümeyi tercih ettik.

Regaleria Sarayı – Yeraltı Kanalları

Sintra’daki bir başka saray olan Regaleria Sarayı (Quinta da Regaleria), hem gotik ve hem de rönesans mimarisinin izlerini taşıyor. Mimarisiyle kendine hayran bırakan sarayın, içi kadar dışarısı da gezilesi. Parklarda birbiri ile bağlantılı yer altı kanallarını ve kuyuyu gezmeyi de ihmal etmeyin.

Sintra’da bir de yazlık saray var; Monserrate Sarayı. Burası da arap ve gotik mimarinin sentezini sergiliyor.

Mağribi Kalesi’nden Pena Sarayı manzarası



Yine Sintra’da, Sintra Ulusal Sarayı yer alıyor. Pena ve Regaleria’ya göre biraz sönük kalsa da gezilmeye değer çok sayıda odası var. Bu saray da gotik ve islam mimarisinin izlerini birlikte taşıyor.

Bu kadar saray olur da kale olmaz mı 🙂 Mağribi Kalesi oldukça büyük ve surlara dik merdivenlerden tırmanıyorsunuz. Ama tepeye ulaştığınızdaki panoromik manzara ve Pena Sarayının karşıdan görüntüsü yorulmaya değer.

Cascais

Cascais Marina

Bu kasaba bize Alaçatı’yı hatırlattı. Hem güzel plajlarda okyanus ve güneşin tadını çıkarabiliyorsunuz, hem de çarşısındaki butiklerden alışveriş yapabiliyor ya da restorantların keyfini sürebiliyorsunuz.

Cascais’de aynı zamanda güzel bir yat limanı var. Cascais Marina‘nın içerisinde farklı mutfak alternatifleri sunan şık restourantlar mevcut.

Cascais ve Estoril’le ilgili bilinmesi gereken en önemli şeylerden biri ise; gece gündüz arası sıcaklık farkı. Gündüzleri yakıcı Ağustos sıcağı varken, geceleri ceket ısınmaya yetmiyordu.

YEME-İÇME ÖNERİLERİ

Portekizlilerin kahvaltı kültürleri ispanyollara yakın ve hatta daha zengin. Bu yüzden sabahları hiç zorluk çekmedik. Otellerin açık büfeleri oldukça yeterli.

Intercontinental Hotel Estoril

Portekiz denildiğinde akla deniz ürünleri ve şarap gelmeli. Hem kabuklu deniz mahsüllerinde, hem de balıklarda son derece başarılılar. Zeytinyağları da ayrı bir tat veriyor. Yeme-içme konusunda fiyatlar içinse, İspanya’dan pahalı, Fransa’dan uygun diyebilirim.

Biz yemeklerimizi genellikle, gezdiğimiz yerlerdeki beğendiğimiz restorantlara spontane oturarak yedik. Rezervasyon sıkıntısı hiç yaşamadık.

Biz, bir akşam yemeği için Cascais Marina‘yı, başka bir akşam yemeği için ise Intercontinental Hotel Estoril‘in terasını tercih ettik. Her ikisinde de okyanus manzarasında enfes deniz mahsüllerinin tadını çıkardık. Intercontinental Hotel Estoril’in coctail menüsü de ayrıca tavsiye ederim.

Şarabı ile meşhur Porto’ya gitmek nasip olmasa da, Lizbon’da da iyi şarapları bulmak mümkün. 🙂

Belém tatlısı dışında, özellikle Lizbon’a ait bir tatla karşılamadık. Genellikle Dünya mutfağından yemekler var.

İspanya – Barselona

Montjuic – Kale üzerinden kuş bakışı Barselona

Yıllardır hayalini kurduğum ülke İspanya‘ya gitmek Ağustos 2017’de nasip oldu. Babamın önerinesine uyarak tüm vaktimi Barselona‘ya ayırdım. Açıkcası başta Madrid‘e de gitmeyi planlamıştık ama aldığımız yorumlar buranın bizim beklentilerimizi karşılayamayacağı yönünde olduğu için riske atmadık. İyi ki de atmamışız; Barselona’da dolu dolu 4 gün geçirdikten sonra, ömrümü bu şehirde devam ettirmek istedim.

Mason Castilla Atiram Hotel

Thy uçuşu ile İstanbul’dan Barselona’ya vardık. Şehir merkezinden ayrılmayı düşünmediğimiz için burada araç kiralamadık. Havalimanından otobüsle booking.com’dan rezervasyon yaptırdığımız Mason Castilla Atiram Hotel‘e vardık. Şehrin gotik mimari hakim olan bölgesinde, tarihi bir oteldi. Özellikle lokasyonu çok merkeziydi, La Rambla caddesine çok yakındı.

Şehir içi ulaşımda genellikle hop-on hop-off ve Uber kullandık. Hop-on hop-off tercihimiz City Seight Seeing firması oldu. Şehir merkezinde trafik yoğun olmasına rağmen hiçbir durakta 5 dakikadan fazla beklemedik.

La Rambla Caddesi

Gerek çevresindeki binaların mimari güzelliği, gerek canlılık, gerekse dükkanların çeşitliliği ile saatlerinizi geçirebileceğiniz bir cadde. La Rambla sizi caddenin başındaki Kristof Kolomb heykeli ile karşılıyor. Cadde boyunda yol üzerindeki dondurmacılar bir harika. Aynı zamanda sadece cadde değil, aralardaki pasajlar da çok güzel.

Sevimli pazar yeri Mercat de la Boqueria‘da burada yer alıyor. La Rambla’nın sonu deniz kenarına çıkıyor. Burada sizi şık bir port karşılıyor. Burada hem alışveriş imkanı var, hem de şık restourant alternatifleri ile sıcak havadaki yürüyüşün hararetini atmanız için sizi bekliyor.


Tibidabo

Tibidabo

Her şeyden önce dağın tepesine o koskocaman klise ve lunaparkın yapılabilmesine büyük saygı duyduk. Araçlar dağın eteklerinde indiriyorlar ve tepeye geçtiği yolla görsel şölen sunan finiküler ile çıkılıyor. Burada hem çıkarken, hem inerken biraz sıra bekleniyor. Ama finikülerde cam kenarını kaparsanız manzara hepsine değiyor.

Kutsal Yürek Klisesi (Temple de Sagrat Cor) çok büyük ve heybetli oluşunun yanı sıra mimari açıdan da insanı hayran bırakıyor.

El Balconet Cafe

Lunaparktaki (Parc d’Atraccions del Tibidabo) oyuncaklar ise Disneyland görenler için biraz old fashion kalıyor. Ama yükseklik işin içine girdiğinden, gerekli adreanalini fazlasıyla veriyor. 🙂

Finiküler durağının yanındaki El Balconet Cafe‘ye uğramayı unutmayın. Barselona manzarasının yanı sıra efsane kokteyller ve tapaslar da sizi bekliyor.

Montjuic

Montjuic – Teleferik

İstanbul’da surların, İzmir’de kaleiçinin kıymetini yeni yeni anlamaya başladığımız bir dönemde 18.yy’dan bir kalenin bu kadar güzel korunduğunu ve titizlikle turistik bir alan haline getirildiğini görmek benim açımdan takdire şayandı.

Biz burada kale etrafını, Joan Maragall Bahçesi, Albeniz Sarayı (Palaunet Albéniz) ve Askeri Müzeyi (Museu Militar) gezdik. Botanik bahçesi, Arkeoloji Müzesi, Olimpiyat alanı gibi Montjuic‘de gezilecek pek çok yer var. Teleferik deneyimini de eklediğinizde rahatlıkla 6-7 saatinizi buraya ayırabilirsiniz.

Barceloneta

Deniz-güneş-kumsal üçlüsüne bir sürahi de sangria ekleyin. 🙂

Sahil boyunca kiralayabileceğiniz şezlonglar dizili, yerel halk ise genellikle kendi şemsiye ve sandalyeleri ile geliyor. (Öğleden sonra saatlerinde oldukça kalabalık, bu yüzden boş şezlong bulmak zorlaşıyor. Bu durumda ufak bahşişler işe yarıyor. 🙂 )

La Sagra da Famillia Bazilikası

Nam-ı değer bitmeyen klise, dışarıdan biraz şantiye alanını andırıyordu. Dev vinçler, resimlerde gördüğümüz o mimari şaheserin cazibesini oldukça düşürmüştü. Bunun da etkisiyle, öğle sıcağında kuyrukta beklemeyi istemedik. Dışarıdan fotoğtraflarını çekip, içine girmeden geri döndük.


Camp Nou Stadyumu

Barça‘nın yuvası; Gökhan’ın Barselona’da en çok sevdiği yerdi. Futbol tarihindeki eski objelerden, efsane futbolcuların özel eşyalarından, FC Barcelona‘nın aldığı kupalara kadar pek çok şeyin yer aldığı müze ve Dünya’nın en başarılı futbolcularının oynadığı sahanın atmosferi oldukça güzeldi. Hediyelik eşya alanında ise tam bir ticari zeka çalışıyor. Sahanın çimlerini bile “Messi’nin bastığı çim” diyerek satıyorlar. 🙂

Özellikle futbol severler için 3-4 saatlik bir aktivite sunuyor. İnsan bunun ticari başarısını görünce düşünüyor; neden bizim İnönü Stadyumunda da böyle bir şey yapılmıyor. 😦

Barri Gotik

Şehrin gotik bölgesinin sokaklarında kaybolun. Bırakın gezilecek yerler listenizi ve burayı sokak sokak dolaşın. El Born‘daki cafelerden birine oturun ve günün yorgunluğunu soğuk bira ile atın.

Ayrıca Picasso Müzesi, Santa Maria Del Mar Kilisesi ve Barcelona Katedrali‘de bu bölgede yer alıyor.


YEME-İÇME ÖNERİLERİ

İspanya’ya yapılacak gezi sadece tarihi yerler, doğal güzellikler ve mimari eserlerden ibaret olmamalı. Burada aynı zamanda bir yemek turizmi var. İspanya’nın mutfağı çok zengin. Özellikle deniz mahsülleri konusunda kendilerini çok geliştirmişler. En güzel örneklerini de tapas restourantlarında keşfedebilirsiniz. Tapası bizdeki meze olarak değerlendirenler var. Ama tapasa meze demek küçümsemektir, bence. Tapas, küçük porsiyonlu farklı lezzetler aslında. Bu küçük porsiyonlar sayesinde aynı öğünde pek çok farklı lezzeti tadabiliyorsunuz. Her öğünde getirdikleri domatesli, zeytin yağlı kızarmış ekmekleri de ayrıca efsane.

Tapas restourantlarında rezervasyon yaptırmayı unutmayın. Şık restourantlarda yer bulmak oldukça zor. Bir de akşam yemeğini bana göre geç saatlerde yiyiyorlar. 21:00-22:00 arası  en yoğun olduğu saatler. Biz her öğünde farklı bir restourant denedik ve memnun kalmadığımız hiçbir yer olmadı. En çok tercih edilenleri denemek isterseniz, Fourspuare uygulamasından faydalanabilirsiniz.

Ana yemek olaraksa en meşhur lezzetleri paella. Sebzeli, etli ya da deniz mahsüllü seçenekleri olan ve pişirildiği tavada sunulan pilav pealla. İşin püf noktası ise pirincin dibi tutturmakta.

İçeceklerde favorim ise, kırmızı şarap, vodka ve meyve parçaları ile yapılan sangria. Şarapları kendi halinde de çok güzel.

Akdeniz ülkesi olarak, kahvaltı kültürleri de bize benziyor. Zeytin, peynir, domates ve omlet çeşitleri ile klasikten kopmayabilirsiniz.

 

Hollanda – Amsterdam

Dam Meydanı

2018 Kasım’ında araba ile kısa bir Avrupa turu yapmaya karar verdik. Bunun içinde ilk durağımız olan Amsterdam‘a thy uçuşu ile geldik. Havalimanında kiraladığımız aracımızı aldıktan sonra booking.com üzerinden rezervasyon yaptırdığımız Citiez Hotel Amsterdam’a doğru yola çıktık. Fotoğraflarından son derece şirin bulduğum için seçtiğim bu butik otele sadece 1 gece dayanabileceğimizi, odaya girer girmez anladık. Biraz fazla butik çalışmış olsalar gerek, odada iki kişi aynı anda ayakta duramıyordu. İkinci gece için seçimi Gökhan’a bıraktım, rocketmiles.com üzerinden rezervasyonumuzu yaparak, Dubble Tree by Hilton’da kaldık ve gayet memnun ayrıldık.

Şehir içinde araçla gezmedik. Hop-on hop-off ve tramvay kullandık. Şehir merkezinde çok fazla yapım çalışması vardı; bu yüzden en doğru ulaşım aracı bisikletti aslında. Ancak, ben 30 yaşıma gelmeme rağmen henüz bisiklete binmeyi öğrenemediğim için bu yolu tercih edemedik. 😦 Hop-on hop-off içinde hem otobüs, hem bot olan turu tercih etmenizi tavsiye ederim. Şehri kanallardan gezmeye başlamak en güzeli.

Heineken Experience

Heineken Experience

Hollanda’nın lalesi ve peyniri kadar meşhur olduğu bir diğer konu ise bira. Hollanda’ya ait pek çok bira markası var. Heineken’i farklı yapansa tadı ya da bileşenleri değil; şirketin başındakilerin ticari zekası. Amsterdam’ın merkezindeki bira fabrikalarını müze haline getirmişler; üstelik bunu sadece bir müze olarak bırakmamışlar, konukların eğlenmeleri için farklı deneyimlerle süslemişler. Oldukça da başarılı olmuşlar. Çok detaya da girip, spoiler vermeyeyim. 🙂 Bu eğlenceli deneyim için 3-4 saatinizi ayırabilirsiniz.

Red Light District

Kuşkusuz Amsterdam’ın coffeeshop’lardan sonra en merak edilen ve en çok ziyaret edilen bölgesi Red Light. Biz de anlatılanlardan dolayı gözümüzde çok büyütmüşüz, görünce biraz hayal kırıklığına uğradık. Biz daha fazla şov, hatta sex içerikli komedi öğeleri bekledik. Ama durum pek öyle değil, eğlenceden ziyade biraz fuhuş odaklı diyebilirim. Cadde boyunca uzanan genelevlerin vitrinlerinde pek de sexy olmayan, 35 plus fahişeler sokaktan geçenlere gel gel yapıyorlar.

Caddede Sex Museum adıyla bir kaç müzecik var. Açıkcası hepsine girdik, ama hiç birinde ilginç bir şey göremedik, hatta sıkıldık diyebilirim. En son şansımızı Sex Theatre‘dan yana denedik ve bu canlı şov mekanı, Red Light’ta gördüğümüz tek ilginç mekandı diyebilirim. Striptiz ve şovlar çok başarılıydı. Bunların dışında bir de canlı porno izliyorsunuz, bu da farklı bir deneyim oldu.

Dam Meydanı ve Amsterdam Kanalları

Amsterdam Kanallarında

Dam Meydanı kentin kalbi diyebiliriz. Bir çok tarihi bina ile çevrili bu meydan yürüyüş ve fotoğraf çekmek için ideal. Ancak hazırlıklı olun; tüm meydan esrar kokuyor. Aslında pek çok turist de buraya bunun için geliyor. Hollanda’da coffeeshop adı verilen dükkanlarda esrar, kek, mantar gibi uyuşturucuların satımı yasal. Ancak buradan alışveriş yapmak için Hollanda kimliğine sahip olmanız gerekiyor. Tek istisna ise Amsterdam’da yapılıyor, tüm turistler bu coffeeshoplardan faydalanabiliyor.

Hop-on hop-off otobüsleri ve kanal turu yapan botların da kalkış noktası bu meydan. Kanalarda botla bir tam tur yaklaşık 2 saat sürüyor. Bence gezmeye başlamadan önce gündüz gözüyle bu turu yapmalısınız. Kanallardaki en ilginç manzalardan biri; yüzen evler. Bunlar aslında kanallarda kullanılan botlardan; zamanında evsizler bunların üzerlerini kapatıp kendilerine ev haline getirmişler. Her farklı uygulama gibi, bu da sonradan meşhur olmuş ve halk kanalın üzerinde yaşama fikrini sevmiş. Ancak şuan kanalları çok kirlettikleri için daha fazlasına izin vermiyorlarmış, bu yüzden de mevcutların fiyatları dudak uçuklatıyor.

Gassan Diamonds

Hollandalıların ticari zekası gerçekten yüksek. Herkes elmasın nasıl işlendiğini, o küçücük taşlara nasıl değer belirlendiğini merak eder. İşte Yahudi bir ailenin elmas firması Gassan Diamonds, size bu deneyimi yaşatıyor. Üstelik rehberli gezi ve derslerin sonunda da alışveriş imkanınız oluyor. Ama üreticiden direkt satış diye, fiyatlar uygun sanmayın, Türkiye’den almak daha avantajlı. (Ee ÖTV de yok tabii 🙂 )

Zaanse Schans

Hollanda‘ya kadar gelip de, yel değirmenlerini görmeden gitmek olmaz. Burası şehrin epey dışında olduğu için biz araçla geldik, ama şehir içinden turlarda düzenleniyor. Doğal güzelliği hiç bozmadan, tahta yel değirmenleri inşa ederek, minik bir köy yapmışlar. Bu alanda Hollanda kültürünü yansıtan pek çok öğe var. Yel değirmenlerinin içini gezmeyi, burada sıcak çikolata içmeyi ve hediyelik eşya almayı unutmayın. Benim en sevdiğim dükkan Henri Willing peynirlerinin satıldığı oldu. Bu marka için peynirin tanımını yeniden yapıyorlar diyebilirim.


YEME-İÇME ÖNERİLERİ

Avrupa’da gerçek bir kahvaltı edebileceğiniz nadide ülkelerden biri Hollanda. Efsane güzellikte ve çeşitte peynirleri var. Ee tabii ki bu peynirle en iyi giden ekmek ve hamur işleri de çok güzel. Bu tatlar için özel bir yere gitmenize gerek yok. Çoğu otelin zengin açık büfe kahvaltıları var.

Hollanda’ya özel yemekler pek yok. Bu yüzden de Amsterdam’daki top 10 restourantın 3 tanesi Türk kebapçıları; en iyileri de İstanbul Ataşehir’den bildiğimiz, Sahan. Eğer kebap tercih edeceksiniz, burada etin farklı oluşu ve bence kuruk yağı eksikliğinden kaynaklı Türkiye’deki gibi lezzetli değil. Ama şişleri lokum gibi.

Jacketz’da somonlu kumpir

İllaki Hollanda’ya özel bir tat olsun diyorsanız, kumpir patatesleri tavsiye edebilirim. Kumpir denince aklınıza gelen Ortaköy’deki özensiz patates-kaşar karışımını, buzdolabı camlarındaki pörsümüş malzemeleri ve sulandırılmış mayonezleri unutun. Jacketz‘da kumpir, tam bir ustalık işi. Marine edilmiş etler, balıklar, özel soslar, peynirler… kısaca siz hayal edin.

İçecek için tavsiyemiz ise kesinlikle bira olacaktır. Ber her öğünde farklı bir marka ve tat denemeye çalıştım. Bunun için de en güzel yerlerden biri, 250den fazla çeşitte biraları olan Beer Temple. Hem yerel markalar, hem ithal ürünler, hem de kendi üretimleri var. Üstelik Amerikalı barmene denk gelirseniz, harika bir bira sohbeti sizi bekliyor. Siz neyi sevip sevmediğinizi barmene söyleyin, bırakın seçimi o yapsın. Benim favorim ise bal kabaklı bira oldu.

Belçika – Brüksel

Hotel Saint Nicholas’ın bulunduğu cadde

2018 Kasım’ında araba ile yaptığımız kısa Avrupa turunun ikinci durağı Belçika‘nın başkenti Brüksel oldu. Burası için 1 gün ayırdık ki, iyi de yapmışız. Çünkü şehir çok küçük olduğu için en güzel yerlerini gezmeye 1 gün yetiyor.

Brüksel’e öğle saatlerinde vardık. Varmasına vardık ama otelimize ulaşmak için şehir merkezinde 5 tur atmamız gerekti. Şehir merkezinde yollar çok dar, üstüne üstlük her köşe başında bir yol ya da alt yapı çalışması vardı. Bir de booking.com üzerinden rezervasyon yaptığımız otelimizin araç trafiğine kapalı bir caddede olduğunu anlayana kadar aynı yollarda dört döndük. En sonunda aracımızı kapalı bir otoparka park ederek arayışımızı yaya olarak sürdürmeye karar verdik. Köstebek yuvasına dönüşmüş kaldırımlarda, yolumuzu dakika başı kesen dilencilere rağmen, bavullarımızı sürüye sürüye Hotel Saint Nicholas‘a ulaştık. Tarihi bir binada yer alan oteli görünce bir anda büyülendik. Üstelik lokasyonu da, gezmeyi planladığımız her yere yürüme mesafesindeydi. Odaya çıktığımızda ise eşyaların eski olmasına biraz dudak kıvırdık ama sonuçta tarihi bir bina olduğu için normal karşıladık. Esas şoku uyku vaktinde yaşadık. Otelin merkezi olması gezerken çok güzeldi ama gece olunca işler değişti. Bütün gece, sokak gürültüsünün tamamı odanın içindeydi. 😦

Grand Place

Grand Place

Gerçekten anlatıldığı kadar güzel bir meydan. Gösterişli binalar ve tarihi yapıların içinde kayboluyorsunuz. Ama kaybolmak deyince çok büyük bir alandan bahsettiğimizi düşünmeyin; meydan küçük bir avm kadar. Şık restourantlarla çevrili bir alan olduğu için, bunların masa sandalyeleri zaten meydanın dörtte birini kaplıyor. Ama ambiyansına diyecek bir şey yok. Biz meydanda kısa bir tur attıktan sonra, burada yer alan Bira Müzesi‘ne (Beer Museum) girdik. Bu butik müze Grand Place‘daki tarihi yapılardan birinin mahseninde yer alıyor. İlk girişte bar bölümü var, burada sizi pek de İngilizce bilmeyen ama çok tonton bir amca karşılıyor. Barın karşısında ise küçük bir bira yapım imalathanesi var. Kısmen modern yöntemlerle bira nasıl yapılıyor, bunu görüyorsunuz. Hemen yanında ise Belçika meşeli 100den fazla bira markası ile ilgili bir tanıtım belgeseli oynuyor. Müze için aldığınız biletler karşılığında ise, çıkışta bir bardak soğuk bira sizi barda bekliyor.

Galeries Royales Saint Hubert

Grand Palace’a 5 dakika yürüme mesafesinde olan bu yapı, vitrinlerin sizi çağırdığı rengarenk dükkanlarla dolu bir pasaj. Şapkacıdan şekerciye pek çok işletmenin yer aldığı pasajda, en çok ilgiyi meşhur Belçika çikolatasının satıldığı dükkanlar alıyor. Hediyelik almak için ideal.


Çikolata Müzesi (Musee du Cacao et du Chocolat)

Çikolata Müzesi

Belki de Belçika’ya gelişimizin ana sebeplerinden biri bu müzeydi. O kadar hevesliydik ve gözümüzde büyütmüştük ki, önünden 3 kere geçmemize rağmen farkedemedik. Keza, bu kadar küçük bir dükkanı hayallerimizin Çikolata Müzesi‘ne yakıştıramadık. İçerisi ise daha bir hayal kırıklığıydı. Biletinizi alıp, dar bir alanda beklemeye başlıyorsunuz; rehber 10-15 kişi toplandığında sizi bir tezgahın önüne alıyor. Size “bak burada yapılmışı var” tadında 3-4 dakikada nasıl çikolata yaptıklarını anlatıyor ve elinize 1 parça çikolata tutuşturup yolluyor. Hiç bir zevk vermedi, “bu mudur yani” dedik. Ama çikolata güzeldi, dilerseniz fazlasını da satın alabiliyorsunuz.

Kraliyet Silah ve Askeri Tarih Müzesi (Musee Royal de l’Armee et d’Histoire Militaire )

Cinquantenaire Parkı

Cinquantenaire Parkı‘nın içinde yer alan müzelerden biri. Park çok büyük ve güzel, yürüyüş için de ideal. Buraya siz de bizim gibi arabayla giderseniz, sokağa park etmeniz gerekiyor. Parkmetreden fişinizi alırken, parkın içindeki müzelere yürüyüş mesafenizi de göz önünde bulundurun ve pintilik yapmayın. (Sonra ya aracı çekerlerse diye koşa koşa gezmek zorunda kalabilirsiniz 😉 )

Müze çok kapsamlı, özellikle de uçak bölümü çok güzeldi. 1. Dünya Savaşı için ayrılan bölümde ise sizi Atam’ın güzel gözleri karşılıyor. 1. Dünya Savaşı’nda Belçika, Almanya ile, dolayısıyla da Osmanlı ile ittifak yaptığından milliyetçi duyguları yoğun yaşayan arkadaşlarımızca da hoş karşılanabilecek bir dille anlatılıyor savaş.

Müze için nereye bakacağınızı şaşırdığınız bir yer diyebilirim. Bunu da mecazen söylemiyorum, çünkü alanı efektif kullanmak adına tavana kadar objeler asmışlar. Eğer siz de benim gibi kılıç kalkan hayranıysanız bu müzeye en azından 3 saatinizi ayırmanızı tavsiye ederim. (Ben tabiki bu kadar ayıramadım, Egehanlar olarak müzeleri koşarak gezmek gibi bir hobimiz var, çünkü. 🙂 )

Basillica of the Sacred Heart

Mimarisi gerçekten çok güzel ve ihtişamlı, üstelik araç park yeri de var. 🙂 İçerisi ise dışındaki gösterişli değil, oldukça sade. Ekstra bilet alıp üst kata ve kulelere çıkmayı unutmayın. Bütün şehir ayaklarınızın altında ve güzel fotoğraf kareleri yakalanabiliyor.


Saint Michael ve St. Gudula Katedrali


Buraya şehirden ayrılırken sabah saatlerinde geldik. Gökhan, park yeri bulamadığımız için gönüllü olarak beni arabada bekledi. (Keza, katedral kotasını da doldurmuştu. 🙂 ) Katedral, gotik mimari eserlerden. İçerisi karanlık ve kasvetli ama etkileyiciydi. 2 euro karşılığında hazine bölümüne inebiliyorsunuz. Bense, tüm nakit paramız sevgili eşimle arabada olduğu için; başımı öne eğip ardıma baka baka çıktım. 😦


YEME-İÇME ÖNERİLERİ

Belçikalıların kendilerine ait özel bir mutfakları yok. Ama Brüksel şehir merkezinde Dünya mutfaklarından seçme çok şık restourantlar var. Biz de akşam yemeği için bir farklılık olsun diyerek, Etyopya mutfağını yapan Toukoul‘u tercih ettik. (Eğer siz de denemek isterseniz, önceden rezervasyon yaptırmayı unutmayın, çok rabet görüyor.) Daha çok çeşit tadabilmek için iki kişilik karışık bir tepsi söyledik. Tepside hem kırmızı et, hem tavuk, hem de sebze yemeklerinden seçme lezzetler vardı. Injera adını verdikleri krep benzeri bir ekmekleri var ve yemekleri buna sararak elle yemeniz gerekiyor. (İlk defa geldiğinizi söylediğinizde, garson zaten size yeme usülleri konusunda destek veriyor.) Yemekler biraz fazla acılı olmakla birlikte çok güzeldi. Ama aynı şeyi injera için söyleyemeyeceğim, çok ekşi bir tadı vardı. (Ah onun yerine bir lavaş olaydı, tepsiyi sıyırırdım, yemin ederim 🙂 )

Bira Müzesi’nden

İçecek konusunda ise Belçika denilince akla direkt bira gelmeli. Çeşit çok bol, siz de Gökhan gibi “ben bira sevmem” diyenlerdenseniz bile, denemeye çekinmeyin, hoşunuza gidecek 1-2 marka mutlaka bulursunuz.

Kahvaltı içinse, peynir ve ekmekleri güzel. Özel bir yere gitmenize gerek yok, otellerin açık büfeleri yeterli oluyor.

Fransa – Paris

Eyfel Kulesi’nin tepesinden kuş bakışı Paris

2018 Kasım’ında araba ile yaptığımız kısa Avrupa turumuzun son durağı Fransa oldu. Burada sadece 2 günümüz olduğu için, tüm zamanımızı nam-ı değer aşıklar şehri Paris‘te geçirmeye karar verdik. Keza 2 gün bile, bu güzel şehri tam anlamıyla keşfetmeye yetmedi. Bu şehir, tarihi ve kültürü ile bize bambaşka zamanlar yaşattı.

Akşam saatlerinde Paris’e vardığımız için öncelikle otelimize yerleştik. Champs-Elysees yani Şanzalize‘ye paralel sokakta yer alan Les Jardins de La Villa Hotel, hem şehir otelciliğinin lüksünü yaşatan, hem de Paris’in kültürünü yansıtan bir oteldi. Tek eksiği otoparkı olmayışıydı, onun içinse hemen yanında bulunan Le Meridien Hotel’in otaparkından faydalandık. Burada aracınızı otoparka bırakmak önemli. Otele ilk vardığımızda bavullarımızı indirirken caddede sigara içen biri, gelip bizimle sohbet etmeye başladı. Oldukça iyi giyimli ve İngilizcesi çok düzgün olan bu abimizin hoş sohbetinin 5.dakikasında kendisinin torbacı olduğunu anladık. Nazikçe teklifini red ettikten sonra, caddenin araç bırakmak; üstelikte Hollanda plakalı bir aracı bırakmak için uygun olmadığını anladık.

Yol yorgunluğumuzu attıktan sonra ilk sabahımızda kahvaltı etmek için Şanzelize’nin yolunu tuttuk. Malesef, genel olarak tüm Avrupa’da olduğu gibi Fransızlarda da kahvaltı kültürü; kruvasan ve kahveden ibaret. Bunu anladığımızda ilk bulduğumuz patisserie’de karnımızı doyurduk.

Kasım ayında Fransa’nın bu kadar soğuk olacağını tahmin etmediğimiz için hazırlıksız yakalandık. Şanzelize’de kısa bir atkı,bere alışverişi yaptıktan sonra Arc de Triomphe yani Zafer Takı‘na vardık. Yakınlaştığınızda uzaktan görünüşü kadar ihtişamlı olmayan bu yapının; dilerseniz en tepesine çıkıp, Paris manzarasının tadına varabilirsiniz. Biz uzun kuyruğu ve vakit sıkıntımızı da düşünerek, bu hakkımızı Eyfel Kulesi’ne sakladık. Zafer Takı’nın altında hop-on hop-off otobüsleri yer alıyor. Biz Avrupa’da genellikle bu ulaşımı kullanıyoruz; hiç adres bulma telaşı olmadan şehrin en meşhur yerlerini keşfetmenizi sağlıyor. Burada bir anlık dalgınlıkla her zaman kullandığımız City Sightseeing otobüslerinden değil de, Big Boss’dan bilet almışız. Bu hata bize 2 günlük en kötü hop-on hop-off deneyimini yaşamamıza mal oldu. Bir de üstüne Sarı Yeliklilerin eylemlerine denk gelince; gün içinde ne otobüs,ne taksi, ne de uber bulamadık. Tüm tabelalar Fransızca olduğundan ve yer altında internetimiz olmayacağından, metro ile ulaşımı ise biz tercih etmedik. Sonunda tüm bunlara ve dondurucu soğuğa aldırmadan gönlümüzce gezmeye başladık.

Şanzalize ve Zafer Takı (Champs-Elysees & Arc de Triomphe)

Zafer Takı

Şanzalize, lüks mağaza ve cafeleri ile oldukça oldukça ihtişamlı bir cadde. Bu caddede yürüyenler bile, moda dergilerinden fırlamış gibi. (Tabiki Gökhan bu duruma bayıldı 🙂 ) Tüm Dünyaca bilinen ultralüks mağazalar da var, bizim hiç duymadığımız ama belki kendi kültürlerinde meşhur olan butik mağazalar da var. Ancak, fiyatlar Türkiye’den gidenler için oldukça pahalı. Türk asıllı Paris’te yaşayan bir arkadaşımla da konuştuğumda, kendisi de alışveriş için Türkiye’yi tercih ettiğini söyledi.

Zafer Takı‘da daha önce bahsettiğim gibi; karşıdan oldukça ihtişamlı ve fotoğraf karelerine güzel yansıyor. Ama yakından yapının kendisinde bir albeni bulamadım. Belki de Fransızca bilmediğimden, üzerinde yazanları anlamadığım için, o meşhur devrim ruhunu yansıtamadı, bana.

Eyfel Kulesi (Eiffel Tower)

Eyfel Kulesi’nin tepesinden

Burayı aslında 2 defa ziyaret ettik. İlk gittiğimizde öğleden sonra saatleriydi ve kuyruk metrelerce uzandığı için sadece karşıdan bakmakla yetindik. (Tabii ki, hiç bir zaman önceden fast pass bilet alma alışkanlığımız olmadığı için, her yerde paşalar gibi kuyruk bekliyoruz.) İkinci kez, sabah saatlerinde gittik ve kuyruk nispeten sakindi. Yaklaşık 20 dakikada içeri gidikten sonra, kuleye çıkmak için bir kuyruğa daha girdik. Kuleye çıkmak için 2 farklı bilet seçeneği var. 100m’den fazlası beni zorlar diyorsanız, ilk bileti tercih edebilirsiniz. Biz tabii kulenin tepesine kadar çıkıp 276m’den şehir manzarasının tadına vardık. Biz kulenin tepesine, normal insanlar gibi asansörle çıktık. Ancak, yükseklik korkusu olmayan ve kondisyonu yerinde kişiler merdivenleri de kullanabilir. (Şaka değil, 6-7 kişilik çocuklu bir aileyi bu şekilde tırmanırken gördük.) En tepede çok fazla rüzgar olduğu için, doğru fotoğraf kalesini yakalamak oldukça zor. (Üstelik benim yükseklik korkum olduğu için, çıkmamızla inmemiz bir oldu 🙂 )

Notre Dame Katedrali (Cathedrale Notre-Dame de Paris)

Notre Dame Katedrali

Gezdiğim en güzel katedrallerden biriydi. Son derece gösterişli olmasının yanı sıra, mistik bir havası var. Tüm katedral ve kliselerdeki klasik tütsü kokusu ve ikonalaradan ziyade sizi etkileyen mekanın devasallığı oluyor. İçeri de ayrıca bilet alıp, kulelerin tepesine çıkmanızı da tavsiye ederim; manzara çok güzel. Buraya kadar gelmişken, Vatikan‘dan gelen yadigarları da görmeyi unutmayın.

Not: Burada kuyruğun uzunluğuna aldanmayın; sirkülasyon çok yüksek olduğundan hızlı ilerliyor.

Louvre Müzesi (Louvre Museum)

Louvre Müzesi – Kraliyet Sarayı Eserleri
Louvre Müzesi – Antik Mısır Bölümü

Sanırım bu müzeyi gezerken bir rekora imza attık. 10 futbol sahası büyüklüğündeki müzeyi 3 saatte tamamladık. Tabii ki müzenin tüm bölümlerini gezmedik; bilet gişesinde verilen kitapçık doğrultusunda ilgimizi çeken yerleri belirleyip, nokta atışı yaptık. Beni en çok etkileyen bölüm; Antik Mısır Dönemi eserlerinin sergilendiği alan oldu. Sanırım en çok ziyaretçi de bu alanı merak ederek geliyor. Müzede en zorlandığımız konu ile eserlerin çoğunda İngilizce açıklama olmayışıydı. Baktığınız antik objenin ne olduğunu bilememek, pek de zevk vermiyor. Tabii aynı şeyi tablolar için söyleyemem. Renklerin ve çizgilerin içinde kayboluyorsunuz. Özellikle cennet-cehennem olgusunu işleyen eserler, beni çok etkiledi.

Les Invalides

Top mermisi ile delinen zırh

Gittiğimiz Avrupa kentlerinin bir çoğunda askeri müzeleri ziyaret ediyoruz. Bu müzeleri gezerken, onca yıldır izlediğim savaş filmleri bir bir gözümde canlanıyor. Bu deneyimi bana en güzel yaşatan yerlerden biri de, kuşkusuz Les Invalides‘in içindeki Musée de I’Armée oldu. Burası Dünya’nın en kapsamlı ordu müzesi. İçeride antik dönemde kullanılan ilkel savaş aletlerinden, 2. Dünya Savaşı’nda kullanılan silahlara kadar pek çok görülesi şey var. Özellikle bir gemi enkazında bulunan topun deldiği zırh çok etkileyiciydi. 1. Dünya Savaşı için ayrılan bölüm ise, milliyetçi duyguları yoğun hisseden Türkler için biraz rahatsız edici olabilir. Gelmişken Napolyon’un mezarına uğramayı da ihmal etmeyin.

Müze, hem çok güzel, hem de hiç sıra beklemedik. Ancak, alan çok büyük; sigara krizi gelen Gökhan’ın her zamanki çekiştirmeleri ile koşarak gezmemize rağmen 4 saatimizi aldı. Bana kalsa dolu dolu 6 saat ayırırdım.

Paris Yeraltı Mezarları (Catacombs of Paris)

Paris Yeraltı Mezarları

Müzenin kapanmasına 3 saat kala gittik ve tam 2 saat dondurucu soğukta sıra bekledik. Öyle ki, gündüzki alışverimişizden aldığımız çoraplardan 3er tane giydik, beklerken. Sıra nihayet bize geldiğinde, kapanmaya yakın olduğundan yine koşarak gezmeye başladık. Klostrofobik tünellerden yerin 20 metre altına inerken, insana afakanlar basıyor biraz. Bir anda kasvetli bir ruh haline bürünüyorsunuz. Üstelik 6 milyon kişinin yattığı bir mezarlığa indiğinizi bilmeniz de cabası oluyor. Adeta 18.yy dan kalma hayaletler takip ediyor sizi. İçeri girdiğinizde ise; vahşet, hiçlik, çaresizlik ve garip şekilde hayranlık duygularının karışımını yaşıyorsunuz. Ömrüm boyunca gittiğim hiç bir yerden bu kadar etkilenmediğimi açık yüreklilikle söyleyebilirim. (İnanın Gökhan bile gezerken, burayı aceleye getirmek istemedi.) Dört bir yanınızın insan kemikleri, kafat tasları ve mezar taşları ile kaplı olduğu yerin 20 metre altında bir toplu mezara inmek ister misin diye sorsalar; “hadi ordan” derdim. Ama gerçekten buranın ambiyansı bir başka. Ölüme çok yakınsınız, fakat kendinizi de bir o kadar hayatta hissediyorsunuz. Kısacası anlatılmaz, yaşanır duygulardan.

Fransız bir arkadaştan duyduğumuz kadarıyla mezarlarda illegal turlarda düzenleniyormuş. Normal şartlar altında 250 km’lik alanın 2 km’si ziyarete açık. Ancak bu illegal turlarda daha fazlasını gezme, hatta gece konaklama imkanı varmış. Başta pek inanmamıştım ama sonra, 2017 yılında 2 gencin bu turlardan birinde mezarlıkta kaybolduğu ve kendilerine 3 gün sonra ulaşıldığı haberini okudum. Yani olabiliyormuş. (Peki ben 6 milyon iskeletiyle birlikte uyumak ister miydim? Tabii ki, hayır!)

YEME-İÇME ÖNERİLERİ

Eğer sizde bizim gibi sabahları peynir-ekmek arayanlardansanız, sadece kruvasanla geçiştiremem diyorsanız korkmayın. Paris’teki pastaneler baget ekmeklerine yaptıkları çeşit çeşit leziz sandviçlerle sizi bekliyor. Tek sıkıntı bu butik pastanelerde çalışanlar pek İngilizce bilmiyorlar, el kol hareketleri ile tarzanca anlaşıyorsunuz. Bu yüzden, domuz etinden uzak durmak isteyenler vejeteryan, balıklı ya da tavuklu sandviçleri tercih edebililer. Diğer et ve şarküteri ürünlerinin neyden yapıldığını anlatmaya işaret dili yetmiyor pek.

Akşam yemeği için ise pek çok alternatif var. Avrupa’nın en pahalı kentlerinden biri Paris, bu sebeple sipariş verirken fiyatlara bakmamak lazım. Bu yemek, bu kadar eder mi diye düşünürseniz aç kalırsınız. Çünkü Şanzalize’de mütevazi cafelerde bile fiyatlar İstanbul Boğazı standartında. Biraz daha uygun olsun derseniz, öğrencilerin yoğunlukta olduğu Saint Germain bölgesinde fiyatlar daha normal.

Biz ise akşam yemeğinde farklı bir deneyim yaşamak için kabare tercih ettik. Gittiğimiz Secret Square‘n yemekleri İtalyan, şarapları Fransız dı ve ikisi de harikaydı. Ama esas olay, şovda. Siz yemeğinizi yerken yanınızda direk dansı ve striptiz yapılıyor. (İlk defa böyle bir deneyim yaşadığım için biraz bocaladım, Gökhan’sa oldukça rahattı 🙂 ) İlk başta şov oldukça dikkatimi çekti; farklı milletlerden genç kızlar sexy danslar ediyorlar ve bir tek tanga kalacak şekilde soyunuyorlar. 3-4 gösteriden sonra lokmalar boğazıma dizilmeye başladı. Dans eden kızlar bana gülümsüyor, bense tabir-i caizse ayı gibi ağzımdaki koca karidesi çiğnemeye çalışıyorum. Hani maksat ablalar mesleklerine saygı duymuyorum sanmasınlar diye, ben de başladım her çıkana gülümsemeye. Bir de baktım ki gülümsemek yetmiyormuş, masaya da davet etmek gerekiyormuş. Bir yandan da kucak dansı için odaya kapanmaya başlayınca müşteriler, bir anda ortamın benim gözümdeki tüm güzelliği söndü. Kadın bedeninin metalaşması, yan masadaki erkeklerin şehveti hissetmek beni tiksindirmeye başladı ve tatlılarımızı yer yemez kalktık. Ne tamamiyle güzel ne de tamamiyle kötü diyemem. İnsana toplumda ve erkek gözünde kadının yerini sorgulatan bir deneyimdi diyebilirim. Bir yanda vücudunu sergileyen kadınlar, bir yanda benim gibi onları eşleri ve arkadaşlarıyla izlemeye gelen kadınlar…