Portekiz – Lizbon

Ağustos 2017’deki İspanya gezimizin ardından Portekiz‘e geçmeye karar verdik. Tap Air Portugal havayolları ile Barselona‘dan Lizbon‘a uçtuk. Buradaki tatilimizi biraz daha deniz-güneş- kumsal konseptinde geçirmek istediğimiz için Lizbon merkezinde değil de, Estoril‘de kalmaya karar verdik. Estoril ve Cascais kasabaları, Lizbon’un yazlık beldeleri. İzmir’in Alaçatı ve Urla‘sı gibi düşünebilirsiniz. Hava limanından 30 dakikalık bir taxi yolculuğu ile Estroil’e vardık. Burada okyanusun kıyısında pek çok irili ufaklı otek ve pansiyon seçeneği var. Bizse, benim yine hızlı ama yanlış bir kararımla Hotel Estoril Eden‘de kaldık. Otelde zaman 1990’da durmuş ve öylece kalmış. Kahvaltısı hariç hiçbir şeyini beğenmediğimiz için yine Gökhan’ın diline düştüm. 😦

Portekiz için 4 gün ayırdık. Bunun tamamını Lizbon’da geçirip, Porto‘ya gitmediğimiz için biraz pişman olduk. Lizbon merkezinde her yer birbirine çok yakın olduğu için merkezi 1 günde bitirdik. Diğer günler ise şehir dışındaki yerleri gezdik.


Belém Kulesi

Belém Kulesi

Lizbon’un merkezinde yer alan bu kule şehrin simgesi niteliğinde. Tejo Nehri (Rio Tejo)‘nin kıyısında, fotoğrafları kadar heybetli olmayan, minik bir kule. Güzel olan yanı ise kulenin etrafında pek çok sokak sanatçısının gösterileri oluyor. Biz mesela, klasik müzik yapan bir gruba denk gelince, dakikalarca yanlarından ayrılamadık.

Kulenin önünde her daim turist kuyrukları olsa da kule içinin pek bir espirisi yok. Yalnızca üst kata çıkıp, manzaranın keyfini çıkarabilirsiniz. Ancak tüm Lizbon’da benzer, hatta daha güzel manzalar var. Bu yüzden kuyruk uzunsa, burada saatlerinizi harcamaya gerek yok.

Belém Pastanesi (Pastéis de Belém)

Belém Pastanesi

Belém Kulesi’ne yürüme mesafesinde olan, 1800 lü yıllardan kalma bu pastaneyi ziyaret etmeden olmaz. Pastanenin önündeki kuyruk sabah-akşam hiç bitmiyor. Pastane aslında oldukça küçük, kalabalık da eklenince boş masa bulup, oturmak neredeyse imkansız. En güzeli yerlilerin yaptığı gibi tatlınızı alıp, hemen yanındaki Starbucks’a oturmak. Pastanenin imza tatlısı Belém‘in tarifini gizli tutuyorlar ve nesiller boyu aile üyelerine aktarmışlar. Ama tatlının bende, wow efekti yarattığını da söyleyemem. Yumuşak mifföy hamurundan yapılmış bir çanağın içine muhallebi koyup, fırına vermişler.

Kâşifler Anıtı (Padrão dos Descobrimentos)

Kâşifler Anıtı

Belém Pastanesi’nden çıktığınızda Tejo Nehri’ne doğru yürüyerek Kâşifler Anıtı‘na ulaşabilirsiniz. Anıt, 20.yy sonlarında yapılan, Portekizli 30 önemli kâşifin tasvir edildiği modern bir heykel. Anıtı fotoğraflamanın en doğru yolu ise çok yaklaşmamaktan geçiyor. Figürler yukarıda kaldığı için anıtın dibinden doğru kare yakalamak pek mümkün değil.

25 Nisan Köprüsü (Ponte 25 de Abril)

Kâşifler Anıtı’nı geçtikten sonra Tejo Nehri kenarından yürüyerek 30 dakika da 25 Nisan Köprüsü‘ne ulaşabilirsiniz. Nehir kenarında yürüyüş keyifli oluyor. San Francisco’daki Golden Gate‘den esinlenerek yapılmış köprüye çıkmanın, bir numarası yok. Güzel olan, köprüyü uzaktan fotoğraflamak.

Alfama Bölgesi

Alfama sokakları


Şehrin en eski mahallelerinden olan Alfama‘ya, şehir merkezinden toplu taşıma ya da “tuk tuk” dedikleri treeporterlardan kiralayarak ulaşabilirsiniz. Burada eski evlerle dolu dar sokaklarda gezebilir, butik restorantlardan birinde enfes deniz mahsullerinin tadını çıkarabilirsiniz.




Barrio Alto

Tramvay ya da tuk tuk ile ulaşım sağlayabileceğiniz bu bölge Alfama’ya çok yakın. Biz bu bölgeyi gündüz saatlerinde ziyaret edebildik ve barların çoğu kapalıydı. Bölgenin esas keyfi akşam saatlerinde barlar açılınca çıkıyor. Farklı konseptlere sahip barlarda genellikle şehrin gençleri ve öğrenciler takılıyor. Bize ise, fado müziği çalan restorantları tavsiye ettiler, ancak akşam saatlerine kadar kalamadığımız için gidemedik.

Rua Augusta

Rua Augusta



Rua Augusta caddesi, Alfama’da Tejo nehrine doğru çıkarken yürüme mesafesinde yer alıyor. Cadde restorantlar ve çeşit çeşit dükkanlarla dolu. (Portekiz alışveriş açısından da, diğer Avrupa ülkelerine göre uygun. :))



Sintra Kasabası

Pena Sarayı yolu

Lizbon’da en sevdiğimiz gezi alanı kuşkusuz Sintra oldu. Lizbon merkeze 30-35 km uzaklıkta olduğu için genellikle turistler, trenle gitmeyi tercih ediyorlar. Bizim kaldığımız Estoril bölgesine ise 10km uzaklıkta olduğu için biz uber kullandık. Bu kasabaya sabah erkenden gidip tüm günü burada geçirmenizi öneririm.

Pena Sarayı – Yemek Odası

Yemyeşil bir tepeye kurulu Pena Sarayı Lizbon’da en çok ilgimizi çeken tarihi mekan oldu. Sarayın her odası kraliyet ailesi tarafından kullanılan eşyalarla dolu. Özellikle yemek odasında kurulu olan sofra kraliyet ihtişamını yansıtıyor. Saray tepede yer aldığından buraya servisle ya da yürüyerek çıkabiliyorsunuz. Biz parkın da tadını çıkarmak için yürümeyi tercih ettik.

Regaleria Sarayı – Yeraltı Kanalları

Sintra’daki bir başka saray olan Regaleria Sarayı (Quinta da Regaleria), hem gotik ve hem de rönesans mimarisinin izlerini taşıyor. Mimarisiyle kendine hayran bırakan sarayın, içi kadar dışarısı da gezilesi. Parklarda birbiri ile bağlantılı yer altı kanallarını ve kuyuyu gezmeyi de ihmal etmeyin.

Sintra’da bir de yazlık saray var; Monserrate Sarayı. Burası da arap ve gotik mimarinin sentezini sergiliyor.

Mağribi Kalesi’nden Pena Sarayı manzarası



Yine Sintra’da, Sintra Ulusal Sarayı yer alıyor. Pena ve Regaleria’ya göre biraz sönük kalsa da gezilmeye değer çok sayıda odası var. Bu saray da gotik ve islam mimarisinin izlerini birlikte taşıyor.

Bu kadar saray olur da kale olmaz mı 🙂 Mağribi Kalesi oldukça büyük ve surlara dik merdivenlerden tırmanıyorsunuz. Ama tepeye ulaştığınızdaki panoromik manzara ve Pena Sarayının karşıdan görüntüsü yorulmaya değer.

Cascais

Cascais Marina

Bu kasaba bize Alaçatı’yı hatırlattı. Hem güzel plajlarda okyanus ve güneşin tadını çıkarabiliyorsunuz, hem de çarşısındaki butiklerden alışveriş yapabiliyor ya da restorantların keyfini sürebiliyorsunuz.

Cascais’de aynı zamanda güzel bir yat limanı var. Cascais Marina‘nın içerisinde farklı mutfak alternatifleri sunan şık restourantlar mevcut.

Cascais ve Estoril’le ilgili bilinmesi gereken en önemli şeylerden biri ise; gece gündüz arası sıcaklık farkı. Gündüzleri yakıcı Ağustos sıcağı varken, geceleri ceket ısınmaya yetmiyordu.

YEME-İÇME ÖNERİLERİ

Portekizlilerin kahvaltı kültürleri ispanyollara yakın ve hatta daha zengin. Bu yüzden sabahları hiç zorluk çekmedik. Otellerin açık büfeleri oldukça yeterli.

Intercontinental Hotel Estoril

Portekiz denildiğinde akla deniz ürünleri ve şarap gelmeli. Hem kabuklu deniz mahsüllerinde, hem de balıklarda son derece başarılılar. Zeytinyağları da ayrı bir tat veriyor. Yeme-içme konusunda fiyatlar içinse, İspanya’dan pahalı, Fransa’dan uygun diyebilirim.

Biz yemeklerimizi genellikle, gezdiğimiz yerlerdeki beğendiğimiz restorantlara spontane oturarak yedik. Rezervasyon sıkıntısı hiç yaşamadık.

Biz, bir akşam yemeği için Cascais Marina‘yı, başka bir akşam yemeği için ise Intercontinental Hotel Estoril‘in terasını tercih ettik. Her ikisinde de okyanus manzarasında enfes deniz mahsüllerinin tadını çıkardık. Intercontinental Hotel Estoril’in coctail menüsü de ayrıca tavsiye ederim.

Şarabı ile meşhur Porto’ya gitmek nasip olmasa da, Lizbon’da da iyi şarapları bulmak mümkün. 🙂

Belém tatlısı dışında, özellikle Lizbon’a ait bir tatla karşılamadık. Genellikle Dünya mutfağından yemekler var.

İspanya – Barselona

Montjuic – Kale üzerinden kuş bakışı Barselona

Yıllardır hayalini kurduğum ülke İspanya‘ya gitmek Ağustos 2017’de nasip oldu. Babamın önerinesine uyarak tüm vaktimi Barselona‘ya ayırdım. Açıkcası başta Madrid‘e de gitmeyi planlamıştık ama aldığımız yorumlar buranın bizim beklentilerimizi karşılayamayacağı yönünde olduğu için riske atmadık. İyi ki de atmamışız; Barselona’da dolu dolu 4 gün geçirdikten sonra, ömrümü bu şehirde devam ettirmek istedim.

Mason Castilla Atiram Hotel

Thy uçuşu ile İstanbul’dan Barselona’ya vardık. Şehir merkezinden ayrılmayı düşünmediğimiz için burada araç kiralamadık. Havalimanından otobüsle booking.com’dan rezervasyon yaptırdığımız Mason Castilla Atiram Hotel‘e vardık. Şehrin gotik mimari hakim olan bölgesinde, tarihi bir oteldi. Özellikle lokasyonu çok merkeziydi, La Rambla caddesine çok yakındı.

Şehir içi ulaşımda genellikle hop-on hop-off ve Uber kullandık. Hop-on hop-off tercihimiz City Seight Seeing firması oldu. Şehir merkezinde trafik yoğun olmasına rağmen hiçbir durakta 5 dakikadan fazla beklemedik.

La Rambla Caddesi

Gerek çevresindeki binaların mimari güzelliği, gerek canlılık, gerekse dükkanların çeşitliliği ile saatlerinizi geçirebileceğiniz bir cadde. La Rambla sizi caddenin başındaki Kristof Kolomb heykeli ile karşılıyor. Cadde boyunda yol üzerindeki dondurmacılar bir harika. Aynı zamanda sadece cadde değil, aralardaki pasajlar da çok güzel.

Sevimli pazar yeri Mercat de la Boqueria‘da burada yer alıyor. La Rambla’nın sonu deniz kenarına çıkıyor. Burada sizi şık bir port karşılıyor. Burada hem alışveriş imkanı var, hem de şık restourant alternatifleri ile sıcak havadaki yürüyüşün hararetini atmanız için sizi bekliyor.


Tibidabo

Tibidabo

Her şeyden önce dağın tepesine o koskocaman klise ve lunaparkın yapılabilmesine büyük saygı duyduk. Araçlar dağın eteklerinde indiriyorlar ve tepeye geçtiği yolla görsel şölen sunan finiküler ile çıkılıyor. Burada hem çıkarken, hem inerken biraz sıra bekleniyor. Ama finikülerde cam kenarını kaparsanız manzara hepsine değiyor.

Kutsal Yürek Klisesi (Temple de Sagrat Cor) çok büyük ve heybetli oluşunun yanı sıra mimari açıdan da insanı hayran bırakıyor.

El Balconet Cafe

Lunaparktaki (Parc d’Atraccions del Tibidabo) oyuncaklar ise Disneyland görenler için biraz old fashion kalıyor. Ama yükseklik işin içine girdiğinden, gerekli adreanalini fazlasıyla veriyor. 🙂

Finiküler durağının yanındaki El Balconet Cafe‘ye uğramayı unutmayın. Barselona manzarasının yanı sıra efsane kokteyller ve tapaslar da sizi bekliyor.

Montjuic

Montjuic – Teleferik

İstanbul’da surların, İzmir’de kaleiçinin kıymetini yeni yeni anlamaya başladığımız bir dönemde 18.yy’dan bir kalenin bu kadar güzel korunduğunu ve titizlikle turistik bir alan haline getirildiğini görmek benim açımdan takdire şayandı.

Biz burada kale etrafını, Joan Maragall Bahçesi, Albeniz Sarayı (Palaunet Albéniz) ve Askeri Müzeyi (Museu Militar) gezdik. Botanik bahçesi, Arkeoloji Müzesi, Olimpiyat alanı gibi Montjuic‘de gezilecek pek çok yer var. Teleferik deneyimini de eklediğinizde rahatlıkla 6-7 saatinizi buraya ayırabilirsiniz.

Barceloneta

Deniz-güneş-kumsal üçlüsüne bir sürahi de sangria ekleyin. 🙂

Sahil boyunca kiralayabileceğiniz şezlonglar dizili, yerel halk ise genellikle kendi şemsiye ve sandalyeleri ile geliyor. (Öğleden sonra saatlerinde oldukça kalabalık, bu yüzden boş şezlong bulmak zorlaşıyor. Bu durumda ufak bahşişler işe yarıyor. 🙂 )

La Sagra da Famillia Bazilikası

Nam-ı değer bitmeyen klise, dışarıdan biraz şantiye alanını andırıyordu. Dev vinçler, resimlerde gördüğümüz o mimari şaheserin cazibesini oldukça düşürmüştü. Bunun da etkisiyle, öğle sıcağında kuyrukta beklemeyi istemedik. Dışarıdan fotoğtraflarını çekip, içine girmeden geri döndük.


Camp Nou Stadyumu

Barça‘nın yuvası; Gökhan’ın Barselona’da en çok sevdiği yerdi. Futbol tarihindeki eski objelerden, efsane futbolcuların özel eşyalarından, FC Barcelona‘nın aldığı kupalara kadar pek çok şeyin yer aldığı müze ve Dünya’nın en başarılı futbolcularının oynadığı sahanın atmosferi oldukça güzeldi. Hediyelik eşya alanında ise tam bir ticari zeka çalışıyor. Sahanın çimlerini bile “Messi’nin bastığı çim” diyerek satıyorlar. 🙂

Özellikle futbol severler için 3-4 saatlik bir aktivite sunuyor. İnsan bunun ticari başarısını görünce düşünüyor; neden bizim İnönü Stadyumunda da böyle bir şey yapılmıyor. 😦

Barri Gotik

Şehrin gotik bölgesinin sokaklarında kaybolun. Bırakın gezilecek yerler listenizi ve burayı sokak sokak dolaşın. El Born‘daki cafelerden birine oturun ve günün yorgunluğunu soğuk bira ile atın.

Ayrıca Picasso Müzesi, Santa Maria Del Mar Kilisesi ve Barcelona Katedrali‘de bu bölgede yer alıyor.


YEME-İÇME ÖNERİLERİ

İspanya’ya yapılacak gezi sadece tarihi yerler, doğal güzellikler ve mimari eserlerden ibaret olmamalı. Burada aynı zamanda bir yemek turizmi var. İspanya’nın mutfağı çok zengin. Özellikle deniz mahsülleri konusunda kendilerini çok geliştirmişler. En güzel örneklerini de tapas restourantlarında keşfedebilirsiniz. Tapası bizdeki meze olarak değerlendirenler var. Ama tapasa meze demek küçümsemektir, bence. Tapas, küçük porsiyonlu farklı lezzetler aslında. Bu küçük porsiyonlar sayesinde aynı öğünde pek çok farklı lezzeti tadabiliyorsunuz. Her öğünde getirdikleri domatesli, zeytin yağlı kızarmış ekmekleri de ayrıca efsane.

Tapas restourantlarında rezervasyon yaptırmayı unutmayın. Şık restourantlarda yer bulmak oldukça zor. Bir de akşam yemeğini bana göre geç saatlerde yiyiyorlar. 21:00-22:00 arası  en yoğun olduğu saatler. Biz her öğünde farklı bir restourant denedik ve memnun kalmadığımız hiçbir yer olmadı. En çok tercih edilenleri denemek isterseniz, Fourspuare uygulamasından faydalanabilirsiniz.

Ana yemek olaraksa en meşhur lezzetleri paella. Sebzeli, etli ya da deniz mahsüllü seçenekleri olan ve pişirildiği tavada sunulan pilav pealla. İşin püf noktası ise pirincin dibi tutturmakta.

İçeceklerde favorim ise, kırmızı şarap, vodka ve meyve parçaları ile yapılan sangria. Şarapları kendi halinde de çok güzel.

Akdeniz ülkesi olarak, kahvaltı kültürleri de bize benziyor. Zeytin, peynir, domates ve omlet çeşitleri ile klasikten kopmayabilirsiniz.

 

Hollanda – Amsterdam

Dam Meydanı

2018 Kasım’ında araba ile kısa bir Avrupa turu yapmaya karar verdik. Bunun içinde ilk durağımız olan Amsterdam‘a thy uçuşu ile geldik. Havalimanında kiraladığımız aracımızı aldıktan sonra booking.com üzerinden rezervasyon yaptırdığımız Citiez Hotel Amsterdam’a doğru yola çıktık. Fotoğraflarından son derece şirin bulduğum için seçtiğim bu butik otele sadece 1 gece dayanabileceğimizi, odaya girer girmez anladık. Biraz fazla butik çalışmış olsalar gerek, odada iki kişi aynı anda ayakta duramıyordu. İkinci gece için seçimi Gökhan’a bıraktım, rocketmiles.com üzerinden rezervasyonumuzu yaparak, Dubble Tree by Hilton’da kaldık ve gayet memnun ayrıldık.

Şehir içinde araçla gezmedik. Hop-on hop-off ve tramvay kullandık. Şehir merkezinde çok fazla yapım çalışması vardı; bu yüzden en doğru ulaşım aracı bisikletti aslında. Ancak, ben 30 yaşıma gelmeme rağmen henüz bisiklete binmeyi öğrenemediğim için bu yolu tercih edemedik. 😦 Hop-on hop-off içinde hem otobüs, hem bot olan turu tercih etmenizi tavsiye ederim. Şehri kanallardan gezmeye başlamak en güzeli.

Heineken Experience

Heineken Experience

Hollanda’nın lalesi ve peyniri kadar meşhur olduğu bir diğer konu ise bira. Hollanda’ya ait pek çok bira markası var. Heineken’i farklı yapansa tadı ya da bileşenleri değil; şirketin başındakilerin ticari zekası. Amsterdam’ın merkezindeki bira fabrikalarını müze haline getirmişler; üstelik bunu sadece bir müze olarak bırakmamışlar, konukların eğlenmeleri için farklı deneyimlerle süslemişler. Oldukça da başarılı olmuşlar. Çok detaya da girip, spoiler vermeyeyim. 🙂 Bu eğlenceli deneyim için 3-4 saatinizi ayırabilirsiniz.

Red Light District

Kuşkusuz Amsterdam’ın coffeeshop’lardan sonra en merak edilen ve en çok ziyaret edilen bölgesi Red Light. Biz de anlatılanlardan dolayı gözümüzde çok büyütmüşüz, görünce biraz hayal kırıklığına uğradık. Biz daha fazla şov, hatta sex içerikli komedi öğeleri bekledik. Ama durum pek öyle değil, eğlenceden ziyade biraz fuhuş odaklı diyebilirim. Cadde boyunca uzanan genelevlerin vitrinlerinde pek de sexy olmayan, 35 plus fahişeler sokaktan geçenlere gel gel yapıyorlar.

Caddede Sex Museum adıyla bir kaç müzecik var. Açıkcası hepsine girdik, ama hiç birinde ilginç bir şey göremedik, hatta sıkıldık diyebilirim. En son şansımızı Sex Theatre‘dan yana denedik ve bu canlı şov mekanı, Red Light’ta gördüğümüz tek ilginç mekandı diyebilirim. Striptiz ve şovlar çok başarılıydı. Bunların dışında bir de canlı porno izliyorsunuz, bu da farklı bir deneyim oldu.

Dam Meydanı ve Amsterdam Kanalları

Amsterdam Kanallarında

Dam Meydanı kentin kalbi diyebiliriz. Bir çok tarihi bina ile çevrili bu meydan yürüyüş ve fotoğraf çekmek için ideal. Ancak hazırlıklı olun; tüm meydan esrar kokuyor. Aslında pek çok turist de buraya bunun için geliyor. Hollanda’da coffeeshop adı verilen dükkanlarda esrar, kek, mantar gibi uyuşturucuların satımı yasal. Ancak buradan alışveriş yapmak için Hollanda kimliğine sahip olmanız gerekiyor. Tek istisna ise Amsterdam’da yapılıyor, tüm turistler bu coffeeshoplardan faydalanabiliyor.

Hop-on hop-off otobüsleri ve kanal turu yapan botların da kalkış noktası bu meydan. Kanalarda botla bir tam tur yaklaşık 2 saat sürüyor. Bence gezmeye başlamadan önce gündüz gözüyle bu turu yapmalısınız. Kanallardaki en ilginç manzalardan biri; yüzen evler. Bunlar aslında kanallarda kullanılan botlardan; zamanında evsizler bunların üzerlerini kapatıp kendilerine ev haline getirmişler. Her farklı uygulama gibi, bu da sonradan meşhur olmuş ve halk kanalın üzerinde yaşama fikrini sevmiş. Ancak şuan kanalları çok kirlettikleri için daha fazlasına izin vermiyorlarmış, bu yüzden de mevcutların fiyatları dudak uçuklatıyor.

Gassan Diamonds

Hollandalıların ticari zekası gerçekten yüksek. Herkes elmasın nasıl işlendiğini, o küçücük taşlara nasıl değer belirlendiğini merak eder. İşte Yahudi bir ailenin elmas firması Gassan Diamonds, size bu deneyimi yaşatıyor. Üstelik rehberli gezi ve derslerin sonunda da alışveriş imkanınız oluyor. Ama üreticiden direkt satış diye, fiyatlar uygun sanmayın, Türkiye’den almak daha avantajlı. (Ee ÖTV de yok tabii 🙂 )

Zaanse Schans

Hollanda‘ya kadar gelip de, yel değirmenlerini görmeden gitmek olmaz. Burası şehrin epey dışında olduğu için biz araçla geldik, ama şehir içinden turlarda düzenleniyor. Doğal güzelliği hiç bozmadan, tahta yel değirmenleri inşa ederek, minik bir köy yapmışlar. Bu alanda Hollanda kültürünü yansıtan pek çok öğe var. Yel değirmenlerinin içini gezmeyi, burada sıcak çikolata içmeyi ve hediyelik eşya almayı unutmayın. Benim en sevdiğim dükkan Henri Willing peynirlerinin satıldığı oldu. Bu marka için peynirin tanımını yeniden yapıyorlar diyebilirim.


YEME-İÇME ÖNERİLERİ

Avrupa’da gerçek bir kahvaltı edebileceğiniz nadide ülkelerden biri Hollanda. Efsane güzellikte ve çeşitte peynirleri var. Ee tabii ki bu peynirle en iyi giden ekmek ve hamur işleri de çok güzel. Bu tatlar için özel bir yere gitmenize gerek yok. Çoğu otelin zengin açık büfe kahvaltıları var.

Hollanda’ya özel yemekler pek yok. Bu yüzden de Amsterdam’daki top 10 restourantın 3 tanesi Türk kebapçıları; en iyileri de İstanbul Ataşehir’den bildiğimiz, Sahan. Eğer kebap tercih edeceksiniz, burada etin farklı oluşu ve bence kuruk yağı eksikliğinden kaynaklı Türkiye’deki gibi lezzetli değil. Ama şişleri lokum gibi.

Jacketz’da somonlu kumpir

İllaki Hollanda’ya özel bir tat olsun diyorsanız, kumpir patatesleri tavsiye edebilirim. Kumpir denince aklınıza gelen Ortaköy’deki özensiz patates-kaşar karışımını, buzdolabı camlarındaki pörsümüş malzemeleri ve sulandırılmış mayonezleri unutun. Jacketz‘da kumpir, tam bir ustalık işi. Marine edilmiş etler, balıklar, özel soslar, peynirler… kısaca siz hayal edin.

İçecek için tavsiyemiz ise kesinlikle bira olacaktır. Ber her öğünde farklı bir marka ve tat denemeye çalıştım. Bunun için de en güzel yerlerden biri, 250den fazla çeşitte biraları olan Beer Temple. Hem yerel markalar, hem ithal ürünler, hem de kendi üretimleri var. Üstelik Amerikalı barmene denk gelirseniz, harika bir bira sohbeti sizi bekliyor. Siz neyi sevip sevmediğinizi barmene söyleyin, bırakın seçimi o yapsın. Benim favorim ise bal kabaklı bira oldu.